Sanat Moda Kadın Estetik Cilt Güzellik Saç Bakımı

30/10/2007

Yoga

Kadinca.net

Yoga, binlerce yıl önce Hindistan'da ortaya çıkmış bir yaşam bilimidir. Yoga sözcüğü Sanskritçe’de "birleştirmek veya bütünleşmek" anlamına gelir. Bu felsefeyi uygulayan kişiye de "Yogi" denir. Yoga, bedeni, zihni ve ruhu tamamen eğiten, huzur veren ve kişinin kendini keşfetmesini sağlayan, dünyadaki en eski kişisel gelişim metodudur. Yoga bir din değildir; ama ne yazık ki bir tarikat veya Hintlilerin dini inanışı gibi bazı yanlış değerlendirmelere maruz kalabilmektedir. İnsanları fiziksel, zihinsel ve ruhsal disiplin yoluyla mutluluğa, başarıya ve "aydınlanma"ya ulaştırmayı amaçlayan bir tekniktir.

       Yoga'nın mevcudiyetine ilişkin en eski arkeolojik bulgular, M.Ö. 3000 yıllarına kadar gider. ‘İndus’ vadisinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan bazı taş mühürlerde yoga duruşlarını gösteren figürlere rastlanmıştır.

       Yoga, insana kendi benliğini tanımasını ve dengede tutmasını öğretir. Eğer yorgun, dermansız, sinirli ve üzüntülü bir hayat sürüyor isek bunda çoğunlukla kendi kusurumuzun büyük payı vardır. Çektiğimiz anlamsız acılar, Yoga sayesinde yerini evrensel uyuma bırakır. Yoga’yla uğraşan insan kendi "özünün" farkındalığını yaşar. Ve kendini evrendeki her şeye çok daha yakın hisseder. Canlı, cansız her şeye daha derin bir sevgi duyar, onlarla bütünleşir. Yoga yaparak daha iyi ve yorulmaksızın daha uzun yasamayı mümkün kılacak sağlığı ve dengeyi bulabilirsiniz. Yoga, mutlu ve aydınlık bir insan olmanın yöntemidir.

       Bu günlerde batılı ülkelerde oldukça revaçta olan Yoga öğretisinin, ağırlıkla bedensel hareketlerden ibaret olduğu düşünülmektedir, ancak Yoga dışa değil, içe gidilen bir yoldur. Yoga’da Asana, Nefes egzersizleri, Meditasyon, Gevşeme ve Beslenmeden oluşan beş ana basamak vardır. Amaç bedeni ve nefes egzersizlerini kontrol ederek zihni dinginleştirmektir.

       Yoga sadece birkaç değişik egzersiz hareketlerinden ( Asanalar ) veya nefes alma yöntemlerinden ( Pranayama ) ibaret değildir. Kendine has felsefesi ve yaşamın her yönünü farklı değerlendirişiyle de önemli ayrıcalıklar taşır.

       Yoga, uzun süreli eğitim gerektiren bir yoldur. Ancak bir yol göstericinin (Yogi'nin) rehberliğinde öğrenilir. M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan ve Yoga’nın babası olarak kabul edilen Patanjali, Yoga Sutra'larında, Yoga'nın 8 basamaktan oluşan yolunun aşağıdaki gibi olduğunu söyler.

Yama Negatiflerden arınma
Niyama Pozitifleri güçlendirme
Asana Duruş, vücut çalışmaları
Pranayama Nefes ve biyoenerji egzersizleri
Pratyahara Astral, Çakra ve Kundalini çalışmaları
Dharana Konsantrasyon çalışmaları
Dhyana Meditasyon
Samadhi Evrenle bütünleşme


Yoga'nın birçok türü vardır. Fakat bunlar içinde en çok bilinenleri Karma Yoga, Bhakti Yoga, Jnana Yoga, Hatha Yoga ve Raja Yoga'dır. Ancak bunlar yukarıda belirtilen sekiz basamaklı Klasik Yoga’nın sadece belli maddelerini kapsayan Yoga türleridir.

Sürekli yapılan Yoga’nın faydaları:

• Vücudun diri ve sağlıklı görünmesini sağlar
• Metabolizmanın dengeli, sinir sisteminin güçlü, kan dolaşımı ve bezelerin fonksiyonlarının düzenli olmasını sağlar
• Zihne, ruha huzur ve mutluluk getirir, olumlu düşüncelerin üretilmesini sağlar
• Vücudun esnekliğini arttırır
• Kasları, eklem yerlerini iç organları ve sinir sistemini güçlendirir
• Solunum organlarının düzenli çalışmasını sağlar
• Düzenli nefes almayı öğretir
• Sindirim problemlerini çözer
• İç salgı bezlerini çalıştırarak normal dengeyi sağlar
• Zihnin durulmasını sağlar
• Sakinleştirir ve sabırlı olmayı öğretir
• İnsanı öz benliğine kavuşturur

30/10/2007

Diş Bakımı

Yaşam - Sağlık

Kadinca.net

Nişastalı ve şekerli gıdalardan hayat boyu uzak durmanın mümkün olmadığını söyleyen uzmanlar, diş bakımının yeme düzenine göre yapılmasını öneriyor. Çikolata, cips, bisküvi, gofret, mısır, simit, kek gibi atıştırmaya yönelik gıdaların çürük oluşumunu artırıyor. Bu nedenle bu tür gıdalar tüketildikten sonra ekstra ağız ve diş bakımı yapılması gerekiyor. Diş Dostu Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Diş Hekimi Oktay Dülger diş çürüğünün, doğru beslenme, doğru diş fırçalama ve düzenli diş hekimi kontrolüyle önlenebilen bir hastalık olduğunu söyledi.Araştırmaların yalnızca günde üç defa diş fırçalamanın, diş çürüklerini önlemede yeterli olmadığını gösterdiğini ifade eden Oktay Dülger, sağlıklı dişler için ekstra bakım gerektiren durumlar bulunduğunu belirtti. Öğünler arasında yenilen şekerli ve nişastalı gıdaların diş ve dişeti hastalıklarına yol açtığını söyleyen Dülger, “Çikolata, cips, bisküvi, gofret, mısır, simit, kek gibi atıştırmaya yönelik tüm gıdalar, çürük oluşumunu artırıyor. Bunları tükettikten sonra ekstra ağız ve diş bakımı yapılmalı” dedi. Dülger şöyle devam etti:
“Nişasta ağız içinde şeker haline gelir, şeker ise diş yüzeylerinde çürük yapan asite dönüşerek diş dokularını eritir. 15 dakikada gözle görülür şekilde çürük oluşabiliyor. Nişastalı, şekerli gıdalardan hayat boyu uzak durmak mümkün değil. Bu nedenle diş bakımını yeme düzenine göre yapmalıyız. İsviçre, çikolatanın en fazla tüketildiği ülkelerden biri olmasına rağmen, koruyucu diş hekimliğinde gelişmiş bir ülke olması nedeniyle diş çürüğü oranının da oldukça düşük olduğu bir ülkedir.” kadın güzellik diyet

Dülger, diş fırçalamanın yanı sıra diş ipi, dil fırçası, ağız gargarası ve ağız duşunun da diş sağlığı için olmazsa olmazlar arasında yer aldığı vurguladı. Oktay Dülger, en az altı ayda bir diş hekimi kontrolünün şart olduğunu söyledi.

30/10/2007

Obezite

Diyet - Fitness

Kadinca.net

Yapılan yeni bir araştırmada, beyindeki ödül, memnuniyet, hareket, ve motivasyon merkezleriyle bağlantısı bulunan dopamin adlı kimyasalın, obezite üzerinde önemli bir rol oynadığını kanıtlayan verilere ulaşıldığı açıklandı. Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda yürütülen çalışmada, obez farelerin beyin hücrelerinde dopamin D2 reseptörlerinin, zayıf farelere göre daha az düzeyde olduğu tespit edildi. Yapılan araştırmada ayrıca, yiyecek tüketiminin sınırlandırılmasının bu hücrelerdeki D2 reseptör sayısının artmasını sağladığı belirlendi. Nörobilimci Panayotis Thanos açıklıyor. “Brookhaven’da yapılan başka bir çalışmada, obez kişilerde dopamin D2 reseptörlerinin normal kilolu kişilere göre daha düşük düzeyde olduğu ortaya konmuştu. Bu verilere göre, her iki çalışma da birbirini destekliyor.”

Thanos, bu çalışmanın obezitenin ortaya çıkmasında rol alan genetik faktörler ve çevreyle ilgili önemli bilgiler sunduğunu belirtiyor.

Dopamin D2 reseptörlerinin azalmasının sebep mi yoksa sonuç mu olduğunun kesin olarak bilinmediğini söyleyen Thanos, aşırı yemenin reseptör seviyesinde kronik bir düşüşe sebep olabileceğini ve uzun vadede obeziteye neden olacağını belirtiyor. Ancak, genetik olarak D2 reseptör sayısı az olan bir kişinin “bozulmuş” ödül sisteminini uyarmak için aşırı yeme eğilimi gösterebileceği, ve bu durumun obeziteye sebep olacabileceği ekleniyor.

Thanos, her iki durumda da yemek yemenin sınırlandırılmasıyla D2 reseptörlerinde artışın sağlanacağını ve bunun obeziteyle mücadelede etkili bir yol olacağını belirtiyor.

Şu an online olarak yayımlanan bu çalışmaya Synapse’ın gelecek sayısında yer verilmesi bekleniyor.

29/10/2007

Ağız Kokusuna Son

Ağız kokusu insanlarda çok büyük güvensizlikler yaratır.... öperken, kozmetikçide bakımda veya bir konuşma ortamında.Nedense birçok insan sebebini yanlış yerde tahmin ediyor.Bu nedenle de çoğu zaman yanlış çözümlere hatta antibiyotik gibi riskli önlemlere yelteniyorlar.Oysa evlerindeki imkanlarla çok daha kolay ve basit çözümler bulabilirler.

Kozmetik sektöründe iyi para kazanılanalanlardan biri de kötü nefes kokularına karşı olan ürünlerdir.

ABD'deki yıllık tüketim sadece ağız suları için 740 milyon dolar civarında ve nane şekeri veya ağız spreyleri gibi 'ağız koku

dispenserleri' için de yaklaşık 625 milyon dolar para harcanıyor; Almanya'da ise bu rakamlar üçte bir civarında olduğu tahmin ediliyor.Türkiye'de özellikle bir diziden sonra bu ürünlere yönelik satışlar patlamış durumda, ancak kimse rakam vermek istemiyor.

Halitoz ile ilgili, yani ağız kokusu sorunu ile bilim adamları ancak son yıllarda yoğun olarak ilgilenmeye başladılar ve bu nedenle de bu konu hakkında sanıldığından fazl önyargı bulunmakta.Amerika'da telefonda yapılan anketlerde ortalama her ikikişiden birinin pahalı 'nefes temizleyici' sprey ya da ağız suları kullanığı ortaya çıktı.Güncel araştırmalar da gösteriyor ki, sadece yüzde 23'lük bir kesim arada sırada kötü bir ağız kokusuna sahip oluyorlar.Üstelik bu durumda sadece, ağır baharatlı bir yemekten ya da kahvaltı yapılmadan sabahın erken saatlerinde oluyor.

İnsanların sadece %6'sı sürekli ağız kokusu sorununu yaşıyor.Bu bilgiler ışığında gerçekten doktora gitmeden ya da kendi imkanları ile ağız kokusunakarşı önlemler almaya başlamadan önce gerçekten ağız kokusu sorununun var olup olmadığını iyi tespit etmek lazım.Bunu tespit etmek te hiç te zor değil.Size çok yakın olan eşinize de sorabileceğiniz gibi, çok yakın bir dostunuzun da bu konu da fikrini alabilirsiniz.Tam bir netice almak isteyenler ise: Bir kaç yıldır gaz kromatograflar ve özel sülfit monitörleri var.Bunlar nefesin yapısını kesin olarak gösterebiliyorlar.Ancak bu aygıtların yaygınlığından bahsetmek pek mümkün değil.

SEBEPLERDEN BİR TANESİ: DİLDEKİ TABAKA
Ağız kokusuna sebep olan faktörler arasında çoğu zaman vücudun hazm etme mekanizmasındaki sorunlardan kaynaklandığını düşünülüyor ve önlem olarak da bağırsak temizleyici maddeleri terapi olarak kullanmaya kalkışıyorlar.Yine bir başka kesim ise, dişlerin ağız kokusunun sebebi olduğunu düşünürler ve pahalı elektronik hijyen aletleri almaya kalkışırlar.

Ancak gerçek şu şekildedir: Vakaların %90'ında ağız kokusu gerçekten ağızdan kaynaklanıyor ve müsebbihi orada duruyor.Tel Aviv Üniversitesinden Prof.Mel Rosenberg bunu belirttikten sonra ana faktörlerin de dilin arka kısmında yuvalandığını vurguluyor. "Bu tabaka tükürük tarafından tam olarak temizlenemiyor" diyor."Üstelik ufak buruşukluklar arasında da rahatça bakteriler yerleşebiliyor".Besin açısından da dilin arka kısmı çok uygun bir ortam oluyor nikroplar için.

Zira bu kısma sadece yemek artıkları gelmiyor, aynı zamanda nefes borunlarından gelen sekret sıvıları da buraya düşüyor.Bu kesintisiz besin kaynağını mikroplar örneğin çürümüş yumurta kokusuna sülfirik hidrojene dönüştürüyorlar.Ya da ayak ayak kokusunu hatırlatan izo valeryan asitine ve hatta hayvan kadavlarında bulunan kadaverine dahi dönüştürebiliyorlar.

İlk bakışta bunları okuduktan sonra dilin arka kısmındaki bu bakteri istilasına karşı antibiyotik kullanımı mantıklı gelebilir.Oysa bu 'terapi' bir çok sorunu da beraberinde getiriyor.Bu ilaçlar sadece kısa süreli olarak dildeki tabakayı gideriyor ve ayrıca radikal etkisiyle de orada bulunan mantarların 'bakteriyel karşıt maddelerini' de yok ediyor.Sonuç: dil tamamen yoğun bir mantar tabakasıyla kaplanıyor."İşte bu noktadan sonra işler ciddileşiyor" diye ikaz ediyor Dr.Rosenberg.

Ağız suları bakım antibiyotiğe göre daha az risk barındırsa da, sonrasındaki etkisi ve efekti de ona göre pek yok; eterik yağların, da 'örneğin çok sevilen nane yağı gibi' etkisi fazla abartılıyor.

DOĞUDAKİ GELENEKLER
Ağız kokusuyla ilgili tecrübe edilmiş bakımların sonucunda uzak doğudaki insanlar, yüzyıllardır uyguladıkları yöntemi, yani 'dişleri fırçalarken dilin arka kısmını da fırçalamayı' uyguluyorlar.Onlarca klinik araştırma, bu geleneği zengin metodun başarılı olduğunu görsteriyor..Bu araştırmalara göre daha ilk fırçalamadan sonra tabakanın büyük bir kısmı kayboluyor."Dilin düzenli olarak temizlenmesi, tükürükte tabaka oluşturucu bakterilerin sayısını da ciddi miktarda düşürüyor" diyor Dr.Rainer Seemann. Günlük olarak bir veya iki dakika yeterli geliyor.Ancak dilin arka kısmında yaralanmalara neden olacak kadar da bastırılmaması gerekiyor.Daha detaylı temizlik yapmak isteyenler eczanelerden bir dil temizleyici de alabilirler."Bunların en basit olanı esnek ve aromalandırılmış suni bir şerit şeklinde bir kıvrıma dönüştürülüyor ve kenarları ile de dilin üstünden geçiriliyor.Dilin ucundan tutuluyor ve şerit ileri geri hareket ettiriliyor.

Yine uzak doğudan gelen bir metod da antep fıstığı ağacının sakızını çiğnemek.Sakızı çiğnemek sadece ağız salgılarını gaçirmekle kalmıyor aynı zamanda ağızdaki bir takım bakterileri de öldürüyor.Bu ağacın sakızına ulaşamayanlar normal sakız da çiğneyebilirler.Antbiyotik etkisi olmamasına rağmen ağız salgısını harekete geçiriyor ve birçok mikrop ta gideriliyor.

Klorofil drajeleri ve yeşil çay da bu konu da yardımcı olabilir.Bunun dışında: düzenli kahvaltı yapın, çünkü iyi bir kahvaltı ağızı temizliyor ve ağız salgısını harekete geçiriyor.Ağzın kurumasını önlemek için de burundan nefes alıp vermeye çalışın.Bir de çok ağır olmadığı sürece bu ağız kokusunu abartmayın, çünkü vücudun daha salgıladığı nice koku vardır.
 

Kaynak: Beauty Forum 9/2003 s.32-34

« Önceki ::